MÜSLÜMANLAR DİNİ DUAYA İNDİRGEDİ, SORUMLULUĞU TERK ETTİ
Müslümanlar zamanla dini büyük ölçüde duaya indirgedi. Yapmaları gerekenleri yapmadan, değiştirmeleri gerekenleri değiştirmeden, karşı çıkmaları gereken zulümlere karşı sorumluluk üstlenmeden her şeyi Allah'tan beklemeye başladılar. İslam ümmeti tam da bu noktada büyük kayıplar verdi ve vermeye devam ediyor. Çünkü dua, insanın üzerine düşen sorumluluğu terk etmesinin değil, o sorumluluğu yerine getirirken Allah'tan yardım istemesinin ifadesidir. Ne var ki bizler duayı mücadelenin bir parçası olmaktan çıkarıp mücadelenin yerine koyduk.
Bugün Müslüman halkların üzerinden zulüm eksik olmuyorsa, İslam coğrafyasında acılar nesilden nesile aktarılıyorsa, mazlumların feryatları karşısında Müslüman toplumlar çaresiz kalıyorsa dinin temel mesajını anlamakta ciddi bir yanılgı yaşadığımızı sorgulamak zorundayız. Çünkü İslam, yalnızca Allah'a yakaran insanların değil, Allah'ın emirleri doğrultusunda sorumluluk üstlenen, adaleti ayakta tutan, haksızlığa karşı duran ve yeryüzünde iyiliğin hâkim olması için çalışan insanların dinidir.
Allah, Kur'an'da şöyle buyurmaktadır:
“Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onları cezalandırsın, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin ve müminler topluluğunun gönüllerine ferahlık versin.” (Tevbe Suresi, 9/14)
Bu ayet, belirli bir savaş ve antlaşma ihlali bağlamında indirilmiştir. Ancak ortaya koyduğu önemli bir hakikat vardır: Allah'ın yardımı, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Allah, kullarını iradesiz, edilgen ve olayları uzaktan seyreden varlıklar olarak tanımlamaz. Onlara sorumluluk yükler, adaleti emreder ve gerektiğinde meşru sınırlar içerisinde harekete geçmelerini ister. Ayetin savaşla ilgili hükmü ise bağlamından koparılarak bireysel şiddete veya sınırsız cezalandırmaya gerekçe yapılamaz.
Bizler ise çoğu zaman zulmün sona ermesi için dua ederken zulmü ayakta tutan siyasi, ekonomik ve toplumsal ilişkileri sorgulamaktan uzak durduk. Mazlumların kurtuluşunu istedik fakat onları yalnız bırakan düzenin değişmesi için yeterince sorumluluk üstlenmedik. Adalet istedik fakat adaleti savunmanın gerektirdiği bedellerden kaçındık. Böylece dua, bizi harekete geçiren bir bilinç olmaktan çıkarak vicdanımızı rahatlatan bir alışkanlığa dönüştü.
Oysa Kur'an, insanın durumunu değiştirmesini kendi iradesi ve sorumluluğuyla ilişkilendirir:
“Şüphesiz Allah, bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.” (Ra'd Suresi, 13/11)
Bu ilahi uyarı karşısında kendimize şu soruyu sormalıyız: Bizler değişmek için ne yaptık? Hangi yanlışlarımızdan vazgeçtik? Hangi haksızlığın karşısında durduk? Hangi mazlumun hakkını korumak için gerçek bir sorumluluk üstlendik?
Dua ederek kurtarmaya çalıştığımız insanları, yalnızca dualarımızla kurtaramadığımızda meseleyi kader olarak yorumlamak kolayımıza geldi. Böylece olayların içerisinde sorumluluk sahibi bir ümmet olmak yerine, acıları izleyen, duygulanan, üzülen fakat çoğu zaman sonuç değiştiremeyen romantik bir topluluğa dönüştük.
İslam, Müslümanlardan yalnızca zulme üzülmelerini değil, zulmü ortadan kaldırmak için adaletli, bilinçli ve meşru bir mücadele yürütmelerini ister. Bu mücadele ilimle, ahlakla, dayanışmayla, ekonomik sorumlulukla, siyasi bilinçle ve hakkı savunmakla hayat bulur. Dua bütün bunların yerine geçmez; bütün bunlara yön ve anlam kazandırır.
Artık şu gerçeği kabul etmeliyiz: Müslümanların yaşadığı büyük kayıpları yalnızca düşmanlarının gücüyle açıklayamayız. Kendi sorumluluklarımızı terk edişimizi, parçalanmışlığımızı, adaletten uzaklaşmamızı ve dini hayatın dışına itişimizi de sorgulamak zorundayız.
Allah'a dua etmek kulluktur. Fakat Allah'ın yüklediği sorumluluklardan kaçıp her şeyi O'ndan beklemek, kulluğun gereğini yerine getirmek değildir.
Mesele duanın azlığı değil, duayla birlikte bulunması gereken bilincin, iradenin ve sorumluluğun eksikliğidir.
Bizler Allah'tan zulmü kaldırmasını isterken, Allah'ın bize yüklediği zulme karşı durma sorumluluğunu ne kadar yerine getiriyoruz?
İslam Başaran